Kur'an'ı Anlamak Neyi Anlamaktır?

Kur'an'ı Anlamak Neyi Anlamaktır?

Kur'an'ın anlaşılmasından söz ettiğimizde gerçekte iki tür anlamadan, yani ya "fehmetmekten" ya da "fıkhetmekten" söz etmiş oluyoruz. Şayet Kur'an'ın "ne dediğini" anlamaktan söz ediyorsak "fehim" düzeyinde bir anlamadan, yok eğer "ne demek istediğini" anlamaktan söz ediyorsak "fıkıh" düzeyinde bir anlamadan söz etmiş oluyoruz.

Fehim düzeyinde bir anlama doğrudan dil ile ilgilidir. Eğer söylenilen söz o dili bilenler tarafından anlaşılıyorsa, "fehim” düzeyinde bir anlama gerçekleşmiş demektir. "Fıkıh” düzeyinde bir anlama ise mütekellimin (sözü söyleyenin) kastıyla alakalıdır. Mütekellimin bu söylediği söz ile "ne demek istediği” anlaşılmışsa "fehim” düzeyinde bir anlama gerçekleşmiş demektir.

Pek çok ayette de açıkça belirtildiği gibi Kur'an Arapça konuşan bir topluma "apaçık bir Arapça" (Arabiyyen mübin) ile nazil olmuştur. Bu yüzden onun muhataplarının, "biz bu söylenileni anlayamıyoruz" demeleri söz konusu değildir ve olmamıştır da. Nitekim Allah cc. bu duruma işaret etmek için Kur'an'da şöyle der:

Eğer Biz onu, Arapça dışında herhangi bir dille okunan bir metin yapsaydık, bu sefer de mutlaka: Bunun ayetleri açık ve anlaşılır bir hale getirilseydi ya! Şimdi sen bunları yabancı bir dil ile mi anlatacaksın? Hem de Araba! Hiç olacak şey mi?" (41/Fussilet, 44)

Dolayısıyla Kur'an'ın apaçık bir Arapça ile indirilmiş olması, onun "ne dediğini" anlama konusunda herhangi bir mazerete meydan bırakmamıştır. Zaten Arap müşriklerinden bu bağlamda herhangi bir itirazın vaki olmaması, bilakis onun "ne dediğini" çok iyi anladıklarına ilişkin pek çok örneğin bilinmesi, Kur'an'ın ilk muhataplarının "fehim" düzeyinde bir anlama sorunu ile karşı karşıya olmadıklarının göstergesidir. Her ne kadar bazı sahabelerin bazı ayetleri yanlış anladıklarına ilişkin birkaç rivayet nakledilse de, bu istisnai örnekler bu gerçeği değiştirmez. Kaldı ki, her toplumda sözün "hakiki anlamda" mı yoksa "mecazi anlamda" mı söylendiğini ilk etapta anlama zorluğu çeken birileri de bulunabilir. Nitekim, "Şafağın beyaz çizgisi gecenin siyah çizgisinden ayırt edilinceye kadar yiyip için" (2/Bakara, 187) ayetindeki haytu'l-ebyaz(beyaz iplik) ve haytu'l-esved(siyah iplik) kelimelerini peşinden gelen mine'l-fecr (fecrin) ifadesine dikkat etmeyerek hakiki anlamıyla anlayan Adiy bin Hatem ile ilgili rivayet bu bağlamda tipik bir örnek teşkil eder. Yine aynı şekilde sahabe arasında Kur'an'da geçen bazı kelimelerin bilinen ilk anlamlarının kastedilip kastedilmediğine ilişkin bazı anlama zorluklarının yaşanmış olması da bu gerçeği değiştirmez. Bu bağlamda "zulüm" kelimesini bilinen ilk anlamıyla anlayan sahabeye Hz. Peygamberin "Şirk büyük bir zulümdür" (31/Lokman, 13) ayetini hatırlatarak mezkur ayetteki "zulüm" kelimesi ile "şirk"in kastedildiğini söylemesi örnek verilebilir.

Kaldı ki her dilde bu tür kullanımlar söz konusudur ve bu tür durumlarda insan her zaman kullanılan kelimenin – bağlam içerisinde- "hakiki anlamda” mı yoksa "mecazi anlamda” mı kullanıldığını bilemeyebilir. Yahut, anlamını bildiği o kelimeyle –o bağlam içerisinde- başka bir şeyin nitelenip nitelenmediğini bilemeyebilir. Bunun genel anlamda o dilin bilinip bilinmemesiyle yahut söylenilenin herkes tarafından anlaşılıp anlaşılmamasıyla alakası yoktur. Bu tamamen bağlamla ilgili kişisel bir durumdur. Dolayısıyla ilk dönem Arap toplumunda mümin olsun müşrik olsun herkes Kur'an'ın "ne dediğini" anlama konusunda kayda değer bir sorun yaşanmamıştır.

Ancak aynı şey "fıkıh" düzeyinde anlama için söylenilemez. Bu noktada müşriklerle Müslümanlar arasında yüzde yüz bir fark vardır. Müslümanlar "ne dediğini" anladıkları bu Kitabın "ne demek istediğini" de anladılar ve gereğini yaptılar. Ancak müşrikler "ne dediğini" anladıkları bu Kitab'ın "ne demek istediğini" anlamadılar; daha doğrusu anlamaya yanaşmadılar. Anlamak istemediler. Anlamamazlıktan geldiler. Çünkü anlamak işlerine gelmedi.

Bu konuyla ilgili pek çok örnek verilebilir. Ancak Hacc Suresi’nde zikredilen bir temsil karşısında müşriklerin takındığı tutum, onların, aslında "ne dediğini" çok iyi anladıkları bir ayetin "ne demek istediğini" işlerine gelmediği için anlamamazlıktan gelmelerine ilişkin somut bir örnek teşkil eder.

Ayette şöyle denilir: Ey insanlar! Size bir misal veriliyor; onu can kulağı ile dinleyin! Allah'ı bırakıp tapındığınız o düzmece varlıklar var ya; işte onların hepsi bir araya gelseler bile bir sinek dahi yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey kapsa onu bile geri alamazlar. İsteyen de aciz, istenen de. (22/Hacc, 73)

Görüldüğü gibi ayetin "ne demek istediği" çok açık. Burada müşriklerin, bu misal ile onların tapındıkları tanrıların acziyetinin apaçık bir biçimde gösterildiğini anlamamaları düşünülemez. Bunu anlayan birinin yapması gereken şey de ortadadır: Hiç bir halt olmayan, hatta bırakın bir sinek yaratmayı, bir sineğe bile güçleri yetmeyen tanrılarını terk edip, Alemlerin Rabbi olan Allah'a iman etmek... Ama onlar bunu yapmadılar. Hem "ne dediği" hem de "ne demek istediği" bu denli açık bir ayeti, bu kadar somut bir misali anlamamazlıktan geldiler. Nitekim Bakara Suresinde onların bu anlamamazlıktan gelişleri açıkça dile getirilmiştir.

Bakın, Allah bir sineği, hatta ondan daha da küçük bir varlığı misal olarak vermekten çekinmez. Nitekim iman edenler, o misalin, Rablerinden gelen bir hakikat içerdiğini bilirler. Kafirler ise, "Allah bu misal ile ne kastedebilir ki!" derler. (2/Bakara, 25)

Yani, Müşrikler demek istiyor ki, "Allah bu misal ile hiç bir şey kastetmemiştir. Bu ne biçim bir misal! Allah böyle sinek gibi ufak tefek varlıkları misal olarak vermez".

Peki, onlar bu misalin "ne demek istediğini" anlayamadıkları için mi böyle söylüyorlar?

Elbette hayır.

Bilakis onun "ne demek istediğini" çok iyi anlıyorlardı. Ama anlamak işlerine gelmiyordu. Bu yüzden anlamamazlıktan geliyorlardı.

Dolayısıyla müşriklerin problemi dil ile ilgili değil, bilakis kalp ile ilgilidir.

* * *

Bize gelince...

Biz bu gün her iki düzeyde de anlama sorunu yaşıyoruz. Kitab’ın sadece "ne demek istediğini" değil, aynı zamanda "ne dediğini" de anlamakta zorluk çekiyoruz. Zira Kur'an'ın nüzulüyle aramıza 1400 yıllık bir zaman dilimi girmiş. Ayrıca Arapça konuşan bir toplum olmadığımız için bir dil engeliyle karşı karşıyayız. Ve yine bu gün içerisinde yaşadığımız "modern” kültürle anlamamızın hayli zor olduğu farklı bir kültürle karşı karşıyayız. Bir kuyumcu titizliğiyle inceleyip, içerisinden bizi Kur'an'ın nazil olduğu bağlama ulaştıracak materyali ayıklayıp, devşireceğimiz devasa bir kültürel miras var önümüzde.

Dolayısıyla işimiz çok zor.

Sonuç itibarıyla "ne dediğini" anlayamadığımız, yahut anlamakta zorluk çektiğimiz bir Kitab'ın "ne demek istediğini" anlamak elbette zordur. Zira Kur'an'ın "ne demek istediğini" anlamanın yolu öncelikle "ne dediğini" anlamaktan geçer. Ancak ondan sonra "ne demek istediğini" doğru anlayabiliriz.

Peki bu durumda ne yapmalıyız?

Kur’an’ın hem "ne dediğini” hem de "ne demek istediğini” anlamak için neye ihtiyacımız var? Bunun için ne yapmak gerek?

Elbette bu konuda çok şey yazılıp, söylenilebilir.

Ancak sözü çok uzatmadan söylemek gerekirse:

Kur'an'ın "ne dediğini" anlamak sahih bir bilgiyi, selim bir aklı ve sabırlı bir çabayı gerekli kılar. Onun "ne dediğini anlamak" ise selim bir kalbi, sahih bir niyeti ve salih bir ameli gerekli kılar.

Kısacası, sahih bir bilgiye ulaşmak için sabırla çalışıp, selim bir akılla değerlendiriyorsanız Kur’an’ın "ne dediğini” anlamanız kolaylaşacak demektir.

Onun "ne demek istediğini” anlamak istiyorsanız, bu kez de kalbinizin salih bir amel işlemeye niyetinin olup olmadığını kontrol edin.

Mustafa Yıldız


 


Benzer Konular

üye olmak için tıklayın.

Site İçi Arama:
Üye Girişi
Anket
Boş Alan